hauru no ugoku shiro (hayao miyazaki)
(daha çok bilinen adıyla; "howl's moving castle")
tam bir rüya. tam bir kafa temizleme aparatı. içinizdeki kötü düşünceleri arındırma süzgeci. diğer kardeşleri gibi - mononokesan, ruhların kaçışı, ormanın ruhu, kodamasan vs vs..- tam anlamıyla olmadık şeyleri ince ince olur gösteren, hissettiren bir film. anime demiyorum artık. film bu film.
artık miyazaki film yapmayacakmış...yapmasa da olur aslında. çünkü bu denli güzel eserler verdikten sonra daha da fazlası olamaz kanımca. yarattığı dünyalar o denli içten ve adamı rüyalara sokan bir havada olduğu için kimse artık bu adama daha fazla film çek dememeli. bundan fazlasını istemek oburluk olur. çünkü her yaptığı onar film tadında malzeme içerdiği için yenisini isteyenler eskileri onar defa izleyerek yepyeni bir film izlemiş tadı yakalayabilirler.
bu film aslında yaşlanmak hakkında bir film. sophie genç ancak kendini güzel bulmayan sıradan bir kızdır. derken şehrin içinde büyücü howl ile tanışır. aynı anda dev bir savaş da başlamak üzeredir. howl'u çok kısa bir süre görmesine rağmen başka bir büyücü tarafından howl nedeniyle, sophie'ye büyü yapılır ve sophie yaşlanır. bu büyünün çaresi de yoktur. sophie de büyüyü bozmak için büyücülerin diyarına gider...
alın size tam bir masal...ama bu masalın içinde öyle ayrıntılar var ki yine kabaran kek gibi ediveriyor sizi. misal bir korkuluk var ki, o ürkütücü korkuluk olgusunu bile çikolata haline getirmiş. yağmur yağıyor siz ıslanırken, hoop size şemsiye bulup getiriyor..bir derdiniz mi var, bir şeye mi ihtiyacınız mı var...herşeyi sizin için yapmaya ant içmiş gibi..verme makinesi adeta. ama verme şekilleri muhteşem. ne konuşabiliyor ne de mimikleri var. ama vermenin en naif şeklini gösterebiliyor. kanımca calsifer'den sonra filmdeki en şahane yan öğe idi bu korkuluk.
yine onlarca 'ulen burda bişiy demek istedi ama ne '' diyeceğiniz olay, durum var. örneğin howl'un savaşı neyle veya kimleydi bu belirsizdi. asıl resim yaşlanmak olsa da, savaşın korkunçluğu filmin çerçevesiydi. ancak benim en fazla dikkatimi çeken sophie'nin yaşlıyken bazen yavaş yavaş, bazen birdenbire gençleşmesi idi. uykunun insanın kalbini dingin tutmasına öykünerek dinginlikle ve huzurla insanın gençliği arasında bir bağlantı kurdum kendi adıma. önceleri bu bağlantı aşk yada mutluluk gibi duruyordu. ancak bu gençleştirme eylemi aşkla olsaydı sophie zaten hep genç kalırdı..belki de rüyalarında aşkını en fazla hissedebildiği için uykusunda genç kalabiliyordu..kimbilir.
otur izle kafayı temizle tadında bir başka miyazaki filminde daha görüşmek üzere diyemiyorum..ben gideyim bi mononoke izleyeyim diyorum kendime. bitmez bu filmler..bitmez..
ekşi 'den alıntıdır.
children of men (alfonso cuarón)
phyllis dorothy james'in 1992 tarihli ayni adli romanindan uyarlama bir film. enteresandir, bu kadin house of lords
mensubu bir barones. roman bayagi farkli, dogurganlik ve iliskili kadin
temalari daha one cikiyor. bir de romanda gocmen meselesi degisik bir
boyut kazaniyor: 2021 ingilteresi'nde en son dogan insanlar olan
(1995'tir bu tarih romanda) "omega"larin yoksul ulkelerde yasayanlari
kole olarak calistiriliyor ulkede. romani da okumali, lakin dertler
farkli filmle roman arasinda.
neyse. arada boyle seyrek de olsa, bilimkurgu janrinin incileri portleyiveriyor, beni enfes duygular sarmaliyor. gattaca'nin, ama daha cok (politikligiyle daha cok) code 46'in ve land of the blind'in
izinden giden bir film olarak okudum ben. distopyalarin boyle cgi'a
abanmadan, insanin icini kipir kipir eden bir estetikle filme
tasinmalari son zamanlarda siklasti gibi. tabii bir taraftan,
dunyamizin halinin endise verici yerlere savrulmasi ile tetiklenen bir
durum, o yuzden endise etmeli. yine de, 90 oncesinin mesela 1984, soylent green, brasil, lathe of heaven gibi distopik filmlerine kiyasla children of men
bugune daha sarsici, daha acimasizca mudahale etmesini bilen bir film.
zira 2027 ingiltere'sinin (dunyasinin) battigi batakliktan birtakim
surreel ekipman, ultrateknolojik zamazingo, vs. sayesinde
uzaklastiramiyorsunuz kendinizi, mesafeyi koyabileceginiz firsatlar
vermiyor size cuaron.
(gariptir ki cuaron daha once dandik harry potter filmlerinden biriyle istigal etmis.)
sir michael caine'in
oynadigi karakter (ve yasadigi mekan) 1960'larda radikal aktivist olan,
1980'lerde melankoliklesen ama yilmayan bir solcu neslini iyi okumus
bir zihnin urunu olmus. (ve lakin caine yerine oraya donald sutherland
daha bir yakisirdi sanki?) aslinda yansitildigi haliyle boyle bir
nesil, fasizmin sillesini yemis bir veteran devrimci profili, kuzey
amerika veya bati avrupa menseli degil, daha cok latin amerika'ya ve
dogu asya'ya ozgu bir profil. ingiltere'nin ucuncu dunyalasmasi
surecini daha da saglam yansitan bir sey bu da. cuaron filme bastan
sona bati'nin "68 kusagi" romantizmi ile bu "fasizm gormus ucuncu
dunyali devrimci" melezi unsurlar naksetmis.
gocmenlerin ulkeden
temizlenip geri gonderilmek uzere korkunc kamplara tikildiklari
tahayyul, "avrupa kalesi"nin basarili bir sekilde insa edilmis oldugunu
anlatiyor dehsetle. avrupa birligi projesine hep temkinli yaklasmis
olan ingiltere'nin avrupa'nin gerisi cokerken fasist stratejilerle
batakligin gorece sig bir bolgesine yerlesmis olmasinda da dusundurucu
bir hikaye var.
sonlardaki gocmen kampi isyani sahnelerinin
cekimi gercekten muhtesem olmus. bundan daha fazla beni cezbeden,
hikayenin buyuk bir kisminin diyaloglarla degil, dekorla* (arkaplandaki onlarca ufak tefek ayrinti, sembol, isaret, vs.) anlatilmasi oldu.
ekşi 'den alıntıdır
ekşisözlük 'te children of men
imdb 'de children of men
film.gen.tr 'de children of men
buna da bir göz atın
crossing the bridge: the sound of istanbul (fatih akın)
oralara gelmek için hızla toparlarsam, film fatih akın’ın sinemayla kurduğu en oyunsuz ilişkinin en en oyunsuz ürünü. gerek ‘solino’daki ‘kopma’ gerek ‘temmuzda’daki ‘uçma’sahneleri gerekse ‘duvara karşı’ efkarı düşünüldüğünde yönetmen bu kez diğer filmlerinden daha damar bir şekilde ‘kafayı bulmuş.’ güzel... ama tam da bu nedenle, yani gerçek, düz ve içgüdüsel bakışı sayesinde en doğru adreslerden en doğru sesleri toplayarak, istanbul’a dair, büyük bir gürültüden müthiş dokunaklı işitsel bir resim yapıyor. buna da eyvallah. ama asıl kilit nokta fatih akın’ın mekan(lar)ı nasıl bir aura yaratarak konumladığı. çünkü sesleri yoğunluk, hacim ve fiziksel bir varlık olarak düşündüğümüzde, aslında çizdikleri politik / kültürel / ideolojik ‘zone’ları da fark ediyoruz. bu yüzden de bize sesleri kullanarak, son derece politik tartışmalar içeren mekanlar yaratıyor / gösteriyor. bu ilişkileri kuruyor. yani sesin hacmiyle yeniden yarattığı / yeniden tanımladığı mekanın tam da bu şekilde nasıl politik bir açı / kimlik / tanım kazandığından bahsediyorum. sesin çizdiği ve aslında bizzat ses olarak varolduğu sınırlardan. ne bunlar... film üzerinden düşününce, rap-çiler, break-dansçılar, romanlar, kürtler, sokak müzisyenleri... roman’ları izlerken, o kadar gerçek ki her şey, yer yer akın’ın filmde hissedilen sübjektivitesi sadece yok oluyor ortalıktan... ya da aynur’u dinlerken... her şey, ses de her şeyle birlikte, buharlaşıyor... karşımda gerçekler kalıyor.
fatih akın’ın da bunları (zamanın bir diğer yeniden yaratıcısı-gerçeğin kurgucusu kutluğ ataman’ın aksine) bir ‘intellect’ten yola çıkarak yapmadığı / bulmadığı / yakalamadığı o kadar belli ki. ona yapılacak en anlamlı iltifat herhalde şu olurdu: fatih akın’ın kamerayla hayvani bir bağı ve ilişkisi var, hatta sinemayla. yani, o kadar doğuştan, doğasıyla bu işi yapıyor ki, yakaladığı anlardan yarattığı anlara her seferinde iç güdülerinin peşinden koştuğunu, aslında içgüdüleriyle ‘gördüğünü’ ve hatta kokladığını düşünüyorum. o nedenle ben onu bir çocuk gözü ya da bir yabancı açısı olarak filan tanımlamam.
zaten filmin alman bas gitarcı alexander hacke üzerinden hikayeleşmesini de hem fatih akın’ın –belgesel yaparken dahi- bir şekilde hala ‘sinemacı’ olduğunu / kaldığını görüyoruz,ama hacke’nin daha önemli bir işlevi var. yönetmenin içindeki ‘yabancıyı’ ortaya rahatça salıvermesini sağlıyor, böylece içindeki yabancıya, yani uzak büyüdüğü türkiye’ye yabancı oluşuna karşı da mesafeli bakabiliyor. iyi çözüm. üstelik basçının müzisyenliğinden de, bir klişe olarak ‘alman metalci abi’ hadisesinden de –istanbul’la batı’nın arasındaki uçurumu iyice açarak – faydalanıyor. zaman zaman. (bkz: nizam pidecisi)
işte tam da harala gürele, ‘olaya dalan’ bir adam olarak da dünü bugüne bağlayan durumlar yakalıyor. bir çok araştırmacının, akıl fikir sahibi akademisyenin bulamayacağı bağlantılar... filmi izlerken mesela hiç düşünmediğim bir şeyi düşündüm. orhan gencebay’ın (hani ‘geleneksel müziğimizi batı formlarıyla modernize ediyorum, arabesk yapmıyorum’ duruşunu) aslında nasıl da bir zamanın ‘ceza’sı olduğunu... ceza’nın da içerlediği ‘amerikan müziği bu!’ laflar karşısında ‘sound var tamam ama ben sosyal konuları, bizle ilgili hadiseleri işliyorum’ demesi... denize dalışı, saçı sakalı... yani ‘dolmuş müziği’ olarak yıllarca aşağılanan arabesksin köyden kente göç meselesiyle arşınlandığı yıllarda gözden kaçan da şuydu: bu müzik sadece müzik olmadı hiç bir zaman; kültürel olarak da ideolojik olarak da varoldu hep. ses aslında mekanla ve kimlikle birlikte var olan, anlam kazanan bir kod, tam da bu yüzden. ceza da, yakın yerlerde durduğu ‘orhan abi’si gibi, hiçbir zaman vaat ettiği, istediği dediği gibi muhalif bir noktada politik olamayacak... babaları ‘orhan’ dinleyenlerin çocukları ‘ceza’ dinler tezi değil ortaya attığım, ki zaten bir anda bunu yıkan yine ‘ceza’nın babası / babanın ceza’sı’ olacaktır zaten de... şu: replikas’ın da dediği gibi, buralarında bir müzik geleneği, bu geleneğin de bir devamlılığı ve değişimi var. onlarla erkin koray’ın; müzeyyen senar’la sezen aksu’nun ve diğer bir çok müzisyenin aralarındaki bağ(lar) gibi...
fatih akın bunu sağlıyor: sanki kübalı’ları seyreder gibi ‘aman’ oluyoruz. biziz izlediğimiz, hakikaten de ‘güzeliz.’ böyle. tahmin ettiğimizden de çoğuz, zenginiz...
fatih akın bu cümleyi çok da kritik bir zamanda söyletti bize aslında. filmde görüyoruz nasıl kürtler küskün aslında, yıllarca kendi şarkısını, türküsünü söyleyememek gibi bir ‘ayrımcılığa’ maruz kalıp, sonra avrupa’ya ‘uyum sürecinde’ bu haklara sahip olmak... hasan saltık’ın dediği gibi, ‘keşke hükümetler bu yasaları daha önce kendi halkı için çıkarsaydı...’ oradan ‘siyasibend’ adlı sokak müzisyenlerine ve aslında yarattığı iklimle bizon’a gelirsek... adamlar diyor ya, ‘kaç zamandır beyoğlu’nun başından tünel’e doğru atılıyoruz, geriye doğru sıkıştırılıyoruz; bir taraftan da sokak müzisyeniyiz ya, avrupalı olmak açısından.’ işte orada film sertleşiyor, sadece orada belki de. “sokak bir zemin, tinercinin elinde ‘laptop’la dolaşanın... buluştuğu... biz aradan çekiliyoruz...onlar hesaplaşıyorlar... bir de şu var... sokağın diğer yüzü... anlıyorsun işte o zaman taşın ne olduğunu, taş taştır... başını yasladığında anlarsın... tamam mı?”
her şeyin ağır aksak bir ritimde ilerlediği, rock’tan rap’e, alaturkadan türküye kimliğin ‘seslendirildiği’ film aslında bugün içinde yaşadığımız kimlik krizlerimizi algılamak / tartışmak için bize önemli bir platform sağlıyor. zemin. doğu-batı arasında kendini (nerede) tanımlamak, aidiyet bunalımları ve modernleşme sancırlı çekmek, modernizmi post-modernizmle birlikte yaşamak...’ orient expressions’ grubundan richard hamer filmde ‘batı’nın los angeles’le yunanistan, ‘doğu’nun istanbul’la çin arasında tanımlanamayacağını; doğunun, doğulu olmanın nasıl da yaratıldığını, kurgulandığını söylüyor. edward w. said’i vurgusuyla paslaşıyor dedikleri... yaşadığımız dönemde kültürler arasındaki çizgilerin nasıl kalınlaştığı, bir kültürün diğerinden nasıl ayrımcılıkla ‘ayrıldığı’ ve kültür meselesindeki asıl tanımlayıcı baskıcı gücün otorite ve iktidar olduğu konusunda...
akla jens haaning adlı güncel sanatçının bir işi geliyor; kopenhag’da yaşayan türkler’in anlattığı fıkraları şehrin -kamusal alanın- bir yerinde hoparlörden duyurarak nasılda azınlığın orada toplanmasını sağlamış, oralılara azınlığın dilini kullanarak bir tür ‘yabancılık’ hissi yaşatmış ve görünmez iktidarın ayrımcılığını tersten görünür kılmıştı. cesurca. 1994’te. bugün avrupa birliği ve ermeni meselesi gibi başlıklarda kıvrandığımızda, bir üniversitede akademik bir tartışmaya bile belli bir mesafeyle bakamadığımız bir yerde belki de en çok ‘öğrenmemiz / yaşamamız gereken’e işaret ediyordu o. dışlayarak içine de alabilirsin, içine alarak dışlayabilirsin de... o yüzden, asıl kendini bırakalım herkes kendi tanımlasın. taş taştır. bırakalım fatih’in taşı kafamızı yarsın..."
ekşisözlük 'ten alıntıdır
imdb 'de crossing the bridge
mulholland dr. (david lynch)
izlemeden evvel "çok karışık, şöyle içsel, böyle anlaşılmaz" tasvirleriyle bilenmiş olarak hiçbirşey anlamama beklentisiyle, veya daha doğrusu, anlama isteğinden vazgeçmiş bir şekilde girdiğim sinemadan halay çekerek, mendil sallayarak çıkmamı sağlamış, muhtekulade başyapıt.
icat edildiğinden beri hikaye anlatmakla yükümlendirilmiş sinema, haliyle seyircisinide bir hikaye izlemeye, mantık kuralları içerisinde ilerleyen olaylar silsilesine koşullandırıyor. david lynch ise bildiğimiz rasyonel hikayeleri aktarmaktansa, hayalgücünden, imgeleminden fırlamış görüntüleri, kendi kişisel mantığı içerisinde aktarmayı tercih ediyor bana göre. ve kendisini hollywood işi koşullandırmalarla kısıtlamamış izleyiciyide mest ediyor böylelikle.
filmden çıktığımda izleyenler arasında gördüklerini anlamlandırmanın beyhude çabasında memnuniyetsiz insanlar vardı, gayet tabi. amma filmin gizemlerinin sinema çıkışı mcdonalds'da "abi peki o herif neden öyle yaptı?" diye tartışmakla çözülemeyeceği aşikar. onun yerine filme gidip, perdedeki olağanüstü olayların keyfine varmak, film esnasında sebep-sonuç ilişkileriyle kafayı bozmamak en güzeli. sonrasında filmin yarattığı çağrışımlar, herkesin kafasında kendi fikrini oluşturacak, oluşturmayanların seyir zevki ise, yanlarına kar kalacaktır...
sonuç olarak, açık fikirli lynch hayranları tarafından muhakkak izlenmesi gereken, amma nedensellikle en azından ilk bakışta bir bağı olmadığından dolayı bir çok kişinin nefretini üzerine çekecek olan bir film.
ekşisözlük'ten alıntıdır
amazon.com'dan satın al
birikinti.com 'da mullholland dr
gadjo dilo (tony gatlif)
tony gatlif ten bihaber bir gafil ve goran bregoviç tarzı çigan
filmlerinden pek de hazzetmeyen biri olarak biraz burun kıvırarak eş
dost hatırına izlemeye başladığım* amma müziğinden senaryosuna herşeyiyle hiç ummadığım bir şekilde beni bir anda bitiren
ve yerden yere vuran bir film oldu bu, iki günden bu yana sürekli
soundtrackini -dostlar sağolsun- dinlemekte ve beynime adeta çivilenen
ve etkisinden hala kurtulamadığımız unutulmaz final sahnesi ile hala
hüzünlenmekteyiz; bu filmin finalini izledikten sonra elimdeki şarap
şişesinin bir anda nasıl boşaldığını ben bile anlamadım (o nasıl bir
final öyle); hayatımda izlediğim en iyi on.... hatta beş filmden biri
diyebileceğim güzide filmler arasında yerini derhal aldı bu müthiş film
ve orada yeri hep garanti olacak diyebilirim, gerçek köpek öldüren ise
film boyunca hep izi sürülen nora luca dan ziyade tutti frutti şarkısını söyleyen namı diğer "kısa boylu" adrian simionescu abimiz bence
bu
arada filmin türkiye de lisanslı ya da korsan vcd ya da dvd si
bulunmamakta ve hiç bir zaman da bulunmadı boşuna aramayınız,
sormayınız: içimizdeki bazı fransızlar da vhs si olduğu söyleniyor ama
malum ki galya horozları bunu da secam
yaptıkları için izlemek mümkün olmamakta; beklemekte ya da yüklü bir
meblaya secam vhs yi convert etmekte fayda var diye düşünüyor; filmi
elinde bulunduran agent larımıza da buradan selam ediyor sevgilerimizi gönderiyoruz*
ekşi 'den alıntıdır
ekşisözlük 'te gadjo dilo
imdb 'de gadjo dilo
antoloji.com 'da gadjo dilo
total film 'de gadjo dilo
the idiots (lars von trier)
trierin cekim tarziyla anlatilan,yasamdan kopup iclerindeki saf aptali ortaya cikarmaya calisan bir grup insanin kucuk bir cemaatlesme gerceklestirerek cok eglenmeleri.
ancak filmin cesitli yorumlarinda ,nedense kanimca bas kahraman ve kompozisyonda incelenmesi gereken yegane kisi olan karen esgecilmis.aslinda film basta,karen e odaklanan bir sinema onsezisi versede daha sonra sahnelerde oyuncunun az gorunusu zaman zaman "acaba nereye gitti" cumlesini bile sarfetmemizi saglayabiliyor.
kahramanimiza gelince ; karen filmde stoffer ile birlikte psikolojisine egilinen karakterlerden biri.ancak kendisi diger idiotlardan biraz farkli.normal davranilan bolumlerde dahi sorunlu bir orta yas hanimefendisi imaji ciziyor.
tum idiotlar oyunu biraktiklari anda karsimiza gayet siradan ve normal insanlar olarak lanse edilirken karen melankolik ice kapanik ve oyunmu gercekmi oldugunu anlayamadigi bir dunyada seyreden evinden uzak bir kisilik portresi ortaya koyuyor.
filmin sonunda yasamindan biraz olsun anlatilan karen i biraz daha iyi anlamaya basliyoruz.ama kanimca verilen tema ruh hali cokda duzgun olmayan birinin,ayni zamanda zeka ozurlu taklidi yapmaya calismasi ve bu esnada yasadigi ilginc durum ve icinde bulundugu ilginc konum.
ekşisözlük'ten alıntıdır
imdb'de the idiots
culturevulture.net/'te ithe idiots
amazon.com'dan satın al
vikipedi'de lars von trier
darwin's nightmare (hubert sauber)
avusturyalı belgesel sinemacı hubert sauper in afrika nın nasıl yağmalandığına, muazzam bir zenginliğin nasıl ve niçin eşi görülmemiş bir sefalete, yıkıma dönüştüğüne ayna tutan filmi. yer tanzanya, zaman şimdiki zaman. dünyanın ikinci, afrika nın en büyük gölü olan victoria nın kıyısındaki mwanza kentinin havaalanında iki uçak. biri 45 bin ton nohutla yüklü, diğeri 50 bin ton taze balık. nohut, bm kamplarındaki sığınmacılara gelmiş, taze balık ab ülkelerine gidiyor. balığı götüren uçak dönüşte silah getirecek. o silahlar iç savaşta kullanılacak, çatışmalardan kaçıp bm kamplarına sığınan talihli insanlar nohutla karın doyuracak...
tonlarca levrek çıkarılan victoira gölünün kıyısında açlıkla boğuşan insanların payına düşen, balık sanayiinin artıkları sadece. ve o balık sanayii ki, geleneksel tarımı ve balıkçılığı yok etmekle kalmamış, levrek dışındaki balık türlerini bitirmiş. zira o levrek, bildiğimiz levrek değil, etobur "lates niloticus" , diğer balık türlerinin amansız düşmanı. victoira gölünün doğal sakini değil. üretim amacıyla getirilip "bırakılmış". en az elli kilo çekiyor, karlı mı karlı. kargo uçakları haftada ortalama 400 ton levreği avrupa ülkelerine taşıyor. bu sanayi tanzanya yı zenginleştirmiyor, aksine, alabildiğine yoksullaştırıyor. dahası var: 200 balık türünü yok etmesi bir yana, victoria gölü için de ölümcül bir tehdit...
oldboy (chan-wook park)
"chan-wook park'in yazip yonettigi, 2004 yili cannes film festivalinde grand prix odulunu kazanmis guney kore filmi. hayatimda izledigim belki de en huzursuz edici filmlerden biriydi diyebilirim. bu kadar iyi yonetilmis, karakterlerin bu kadar kendilerini bulduklari ve gercekci oynadiklari, goruntuleri, ve degisik cekim stiliyle ve her sey den onemlisi alisilmisin disinda yazilmis oykusuyle seyircileri koltuklarinda donduran bir film. izledikten uzun bir sure sonra bile etkisinden cikmasi zor, hakkinda konustukca tuyleri urperten bir eser. tam tarantino tarzi bir film oldugu icin grand prix'yi almasinda populer yonetmenin onemli bir yeri oldugu dusunuluyor. ama kesinlikle filmin kendisi de oldukca basarili ve orjinal. kisaca film bir gece telefon kulubesinin onunden kacirilan ve 15 sene boyunca kucuk bir odaya tek basina hapsedilen bir adamin, kendisine bu tuzagi kuran insandan intikam almasinin hikayesi."
"tekrar tekrar izledikce etkisi daha da artiyor. bir film her izlenildiginde sonunu bilmenize ragmen bu kadar etkiler mi insani, ellerini titretir mi, gozlerini yasartir mi, ter icinde birakir mi?? kim ne derse desin bu film kesinlikle film tarihinde yapilmis en basarili filmlerden biri. lumiere abiler filmlerini ilk defa bir sinema salonunda seyirciye gosterdiklerinde, trenin istasyona yaklasma sahnesinde seyirciler nasil korkudan yerlerinden firliyorlarsa, oldboy da seyicide boyle bir etki birakiyor cunku bir belgesel olmamasina ve tamamen kurgulanmis bir film olmasina ragmen, gercek bir olay gozlerimizin onunde gerceklesiyormus etkisinden kurtulamiyoruz.
kendime defalarca "yok boyle bir sey hepsi kurgu hepsi kurgu, kurgu, kurgu.." desem de film bir orumcek agina hapsolmusum gibi beni hapsediyor kendine her izledigimde, mazosist miyim neyim hala da izliyorum, cunku film mukemmel gercekci aktorluk -min-sik choi'un egilip ayakkabilarini yalamak istiyorum basarilarindan dolayi- ve senaryo, yonetmenlik haricinde ayni zamanda da super sinematik anlara sahip, gecmisle simdiki zamanin birlesimi, birbiri uzerindeki etkisi film teknikleriyle o kadar guzel gosterilmis ki hiroshima mon amour'dan beri gordugum en guzel flashback sahneleri - gecmisle simdiyi duygusal ve psikolojik olarak birlestiren kurgular oldboy'da beni buldu. sinema tarihindeki en guzel flashbacklerden biri de sanirim dae-su'nun lise caglarini hatirladigi ve okulun merdivenlerinde woo-jin'i takip ederken hem gecmisteki dae-su'yu hem simdi ki yasli dae-su' u takip esnasinda gordugumuz sahnedir. ayni teknik bir cok yerde daha kullanilmis, hatta sonlara dogru filmi izleyenlerin buyuk ihtimalle hatirliyacaklari tetik sahnesinde kendisini asmistir. filmi yapan dahi beyinler ve oynayan hicbir pozitif sifatin tanimlayamayacagi kadar basarili oyuncularin onunde egiliyorum-eternity4ever'la beraber. "
ekşisözlük 'ten alıntıdır
imdb 'de oldboy
sinemafanatik forum 'da oldboy
shaun of the dead (edgar wright)
"ingilizlere, "soguk ve eglenceli insan degiller, ingiliz komedisi cok yavan" diyen kitleye ithaf edilecek bir film olmustur. yillardir alistirildigimiz amerikan komedisi tarzinin cok disinda, zekice hazirlanmis diyaloglari, akiciligi ve kurgusu ile muhtesem bir eser olmustur shawn of the dead. the office , coupling, spaced gibi dizilerle zaten tarzın merkezine seyahat eden ingiliz abilerimiz, bayragi zirveye dikmisler bu filmle. dusuk butcelerle calismayi seven ingilizler, yine ekonomik ve buyuk bir eser cikartmayi bilmisler. zaten sanirim adamlarin bu kadar basarili olmasinin sebebi de budur.. verimli olmak .. (bir film hakkinda gorus belirtirken buraya nasil geldik bilmiyorum tabi) .. imdb bu filmi romantik komedi haricinde drama ve korku filmleri kategorisinde de degerlendiriyor... o zaman, shaun of the dead'e guldururken korkutuyor biraz da dusunduruyor demek de yanlis olmaz. "
ekşisözlük 'ten alıntıdır
shaun of the dead ilk olarak dawn of the dead'i izleyeceğimi düşünerek başına oturmuştum ve iyiki de bunu izlemişim demiştim. mısırları parlat, kolaları hazırla, dvd yi koy ve arkana yaslan. eğlenceli mi? hem de nasıl...
imdb 'de shaun of the dead
ekşisölük 'te shaun of the dead
eternal sunshine of the spotless mind (michel gondry)
beck - everybody's gotta learn sometimes (e.s.o.t.s.m. ost)(mp3 indir)
everybody's gotta learn sometime dinlerken akla düşenler gibi nice ( nays diye okuyunuz lütfen ) bir film. baştan sona bir michel gondry klibi, bir mülemma, bir görüntü festivali, film gibi bir film... bir hafıza oyunu, bir aşk oyunu unutma üzerine. kim daha önce unutursa yoluna devam ederin hikayesi, kim daha çok kırılırın hikayesi, kim daha çok sevmişin hikayesi, sevmek nedirin hikayesi... yürüdükçe ardımızda bıraktığımız kör noktalar, karanlıklar, hatıralarla ilgili, ortak geçmişin unutmak istenilen yaşanmışlıkları ile ilgili, aşkın hatırlanmak istenilenlerin üzerine temellenmesi ile ilgili, ilişkilerin çıkmazları ile ilgili, kadınların saç renkleri ile ilgili, frodonun haysiyetsizliği ile ilgili elijah wood üzerinden... çalınmış aşklar, çalıntı hayatlar üzerine... dengeler üzerine, kum üzerine ki “fazla abartılmış bir şeydir kum, en nihayetinde küçük taş parçalarıdır” diyor kahramanımız boşluğun içinde salınırken...
doyumsuzluklarımız üzerine, basit hayatlar üzerine, iç konuşmalarımızın güvenliğinin tehlikeye girmesi üzerine... aşkın kontrol edilemezliği üzerine, terkedilenin terkedeni artık tanımadığı bir hayatın içinde görmesi üzerine, ayrılık sonrası ve dahi unuttuktan sonraki anlaşılmaz zamanlar üzerine, tanımsızlık, kabulleniş ve intikam üzerine... o bir gün gelip, o deliler gibi aşık olduğunuzun yüzünüze sizi tanımıyormuş gibi bakması üzerine... gözlerin ferinin sönmesi üzerine... ( ki burada alejandro gonzales innarituyu da hatırlamakda fayda var zira paramparça aşklar ve köpekler filmini “ aslında hepimiz biraz da kaybettiklerimizizdir...” ibaresi ile sonlandırmıştı... ) susmak üzerine, konuşmanın iletişim kurma anlamına gelmemesi üzerine... hafızanın kişisel kontrol edilebilirliği üzerine ki yani hatırlanacakların her insanın keyfine kalmışlığı üzerine... bir kumsalda başlar hayatlarımız yine o kumsalda sona erer, yaşamlarımız kıyıya vuran dalgaların bize bıraktıkları kadarı... hatırladıklarımız kadarız hepimiz, küçük taş parçalarıyız, toplum dediğin yumuşak bir kumdan başka nedir ki üzerine... tabula rasanın masumiyeti üzerine... nice...
--- spoiler ---
ama yine de belirtmek elzemdir ki kahramanlarımızın tekrar buluştukları nokta, kate winslet açısından muallakta kalmış filmde... jim carreyinin son bir hamle ile kendi kendine fısıldadığı ipucu katee kadar nasıl gitti ? kate neden oraya geldi ? ama yine de bunca lezazet yüzünden, orası da artık aşkın anlaşılmaz kimyası ve koordinat kesişmesi yüzündendir diyerek vebali günahı boynuna deriz charlie kaufman ve arkadaşlarının...
--- spoiler ---
sonuç olarak son dönemlerde izlediğim en iyi şeydi eternal sunshine of the spotless mind... yani nice ... başka sıfata gerek var mı hayat içinde dedirten bir film ...
ayrıca illa üzerinde durulmalı ki jim carrey ve kate winslet gerçekten bunları yaşamış sanıyoruz bu filmi izlemeye ayırdığımız zaman dilimi içerisinde. öyle mürdüm eriği bir oyunculuk ki teatral. jim carrey bukalemun bir oyuncu olduğunu bir kez daha sergilemiş. güldür diyorlar güldürüyor, ağlat diyorlar ağlatıyor... man on the moondan sonra bu ikinci taaruzu oldu beyinlere...
ve evet, sinema dünyası yeni bir başyapıtcı kazandı , michel gondry namı diğer klip tanrısı. hoşgeldin usta... ağzımıza çaldığın bu bir parmak balın hissiyatıyla, kavanozuna doğru meyledeceğimizi tahmin etmişsindir zair. yenilerini bekliyoruz artık...
everybody's gotta learn sometime ile bitirelim bari nasıl başladıysa öyle bitsin ... film gibi ... üç nokta...
“change your heart
look around you
change your heart
it will astound you
i need your lovin'
like the sunshine
everybody's gotta learn sometime
everybody's gotta learn sometime
everybody's gotta learn sometime...”
ekşisözlük 'ten alıntıdır
imdb 'de eternal sunshine of the spotless mind
ekşiszölük 'te eternal sunshine of the spotless mind
















